Büyük takımlarımız sezona yeni transferler ve uyum sürecindeki oyuncularla başladı. 4 büyükler, futbolcu yatırımlarıyla hiç olmadıkları kadar güçlendiler futbol adına. Lig yarışı için, Türk futbolu için büyük bir heyecanımız var. Rekabet hiç olmadığı kadar yüksek olacak bu sezon.
Sezon başında büyük takımların topa sahip olma oranları genelde %60 üstüne çıkar ancak bu “kısır zilliyet”tir. Herkeste bu illüzyona kapılır. “iyi oynadık, topa hakimdik” der. Ama oyun ezberleri, pas açıları ve otomatizmler henüz oturmadığı için top set hücumunda yan paslara döner. Takımların hatlar arası mesafesi (defans ile hücum hattı arasındaki boylamasına mesafe) ilk haftalarda ideal seviye olan 30 metrenin üzerine çıkar ki bunları izledik hemen her maç. Hatlar açıldığında rakibin attığı ilk dikey pas, büyük takımın orta sahasını tamamen oyundan düşürdü yine. Lige yeni yükselen veya hazır giren takımlar, kazanılan toplarla bu geniş boşlukları hızlı geçişlerle doğrudan cezalandırdı.
Ligin çiçeği burnunda ekibi Çorum karşısında Galatasaray’ın fiziksel olarak tam hazır olmaması, ritim bulamaması ve rakibin “kendini kanıtlama” motivasyonu, puan kaybını getirdi geçtiğimiz 4 sezonun şampiyonuna.
Eryaman’da lige yeniden dönen Gençlerbirliği’nin agresif basarak ve alan bırakmayarak Fenerbahçe’ye sürpriz yapması da tam bir ilk hafta klasiği oldu. Tam burada tribünde yaşanan rezaleti anmadan geçemeyeceğim. 4 yaşındaki çocuğumuzun, üstelik polisin kucağında koruma altına(!) alındığı anda yaşadıklarını şiddetle kınıyorum. Futbol, holiganlıkla değil mücadele ruhuyla ve yaşattığı heyecanla, görsel şöleniyle anılmalıdır.
Kasımpaşa’nın yenilenen ve güçlenen Trabzonspor karşısındaki dirençli ve geri adım atmayan oyunu beraberliği getirdi.
Peki bu “ilk hafta sürprizleri” neden yaşanır?
Büyük takımlar sezonu, Avrupa maçlarına göre planlar. Yüklemeleri kademeli yapar. Anadolu/yeni yükselen takımlar ise sezona adeta bir “puan toplama fırsatı” gözüyle bakarak lige fiziksel zirvede girerler.
Yeni yükselen ya da kadrosunu koruyan mütevazı ekiplerin ilk hafta ne oynayacağını çözen analiz verisi azdır. Büyük takımlar ise ezberlenmiş şablonlarıyla sahaya çıkar ve sürprize açık hale gelir.
Büyük takım için ilk maç kazanılmak zorundadır. Küçük/orta bütçeli takım içinse büyük maça çıkmak kaybedecek bir şeyin olmadığı, bireysel vitrin maçıdır. Bunlar futbol için yazılı olmayan kurallardır. Bu yüzden kağıt üstünde görülenin aksine sonuçlara şahit oluruz.
Geçici bir ilk hafta coşkusu mu, yoksa makasın kapandığının habercisi mi?
Avrupa Liglerinde de durum farklı değil. Hemen her sezon başı, başlıca Avrupa liglerinden yaşınılan maçlara birkaç örnek verelim;
Premier League (İngiltere): Lige yeni çıkan takımların ilk 3-4 haftada Arsenal, Manu, Liverpool veya Man City’e karşı sergilediği inanılmaz ön alan presi. Büyük takımların yaz turnuvalarından (Dünya kupası, Avrupa kupası, Copa America vb.) dönen as oyuncularının eksikliğini değerlendirirler.
Bundesliga (Almanya): Almanya’da ilk haftalarda Bayern Münih veya Dortmund’un genelde takılması kroniktir. Bundesliga’nın geç fiziksel ritim yakalama yapısı, alt sıra ekiplerinin yüksek temposuna ilk haftalarda mağlup olmalarını sıkça görüyoruz.
Serie A (İtalya): İtalya’da taktiksel disiplin ön planda olduğu için lige yeni çıkan ekipler katı savunma blogları kurarak Inter veya Juventus gibi devleri ilk maçlarda kilitlemeyi ve 0-0 veya 1-0’lık kaza sonuçları almayı sıkça başarır.
Bu liglerde yine bu sezon başladığında aynı tabloya şahit olacağımızı düşünüyorum.






