Anasayfa / Günün Haberleri / Mesele Din Değil, Denetimsiz Güçtür

Mesele Din Değil, Denetimsiz Güçtür


Türkiye, Süleymancılar olarak bilinen yapıya yönelik geniş çaplı bir operasyonu konuşuyor.

Operasyonun hukuki tarafını elbette savcılar ve mahkemeler değerlendirecek. Kimseyi yargı kararı olmadan suçlu ilan etmek bizim işimiz değildir.

Ama bu operasyon bize yıllardır konuşmaktan kaçındığımız çok daha büyük bir meseleyi yeniden tartışma fırsatı verdi:

Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler meselesi.

Burada daha ilk cümlede bir çizgiyi kalın biçimde çekelim.

Bu tartışma din tartışması değildir.

İnsanların Allah’a inanması, ibadet etmesi, Kur’an öğrenmesi, çocuklarına dini eğitim vermek istemesi başka şeydir; insanların inançlarını kullanarak ekonomik, siyasi ve bürokratik güç oluşturmak bambaşka şeydir.

İkisini birbirine karıştırırsak en büyük kötülüğü yine dine yaparız.

Bugün Süleymancılar konuşuluyor. Yarın başka bir cemaat veya tarikat konuşulabilir. Türkiye’nin yakın tarihinde FETÖ örneğini yaşadık. Menzil, İsmailağa ve kamuoyunun yakından tanıdığı başka dini yapılanmalar da yıllardır tartışılıyor.

Devletin ölçüsü isim olmamalıdır.

Ölçü hukuk olmalıdır.

Bir vatandaş küçük bir dükkân açtığında vergi levhası çıkarıyor. İşçi çalıştırıyorsa sigortasını yatırıyor. Kazancını beyan ediyor. Maliye kapısını çalabiliyor.

Peki milyonlarca liralık bağış toplayan, yurtlar işleten, şirketlerle ilişkisi bulunan, büyük gayrimenkullere sahip olan, yurt dışında teşkilatlanan dini yapılanmalar için neden aynı şeffaflığı istemeyelim?

Mahalledeki bakkalın hesabını devlet biliyorsa, milyonların döndüğü yapıların hesabını da bilmelidir.

Mesele bu kadar basittir.

Her bağış kara para değildir. Her cemaat mensubu suçlu değildir. Bir tarikata mensup olmak da tek başına suç değildir.

Ancak kaynağı açıklanamayan para varsa devlet sorar.

Vergilendirilmesi gereken kazanç gizleniyorsa devlet sorar.

İnsanlardan baskıyla para toplanıyorsa devlet sorar.

Bir yapı devlet içerisinde kendi adamlarını yerleştirmeye çalışıyorsa devlet sorar.

Çünkü devletin kapısında cemaat kimliği değil, vatandaşlık ve liyakat geçerli olmak zorundadır.

Türkiye bunun bedelini FETÖ’de çok ağır ödedi.

Bir zamanlar okul açıyorlar denildi.

Yurt açıyorlar denildi.

Çocuk okutuyorlar denildi.

Dünyanın dört bir yanında Türkçe öğretiyorlar denildi.

Sonra gördük ki eğitimden emniyete, adliyeden orduya kadar uzanan bambaşka bir örgütlenme ortaya çıkmış.

15 Temmuz gecesi bunun bedelini millet olarak ödedik.

Öyleyse aynı hatayı başka isimler altında tekrar etmemeliyiz.

Fakat tam burada başka bir tehlikeye de dikkat çekmek gerekiyor.

Süleymancılara yönelik operasyonu fırsat bilerek meseleyi din düşmanlığına, Müslümanlık karşıtlığına veya insanların inançlarıyla hesaplaşmaya çevirmek isteyenlere de izin verilmemelidir.

Çünkü tarikatların yanlışlarını eleştirmek başka şeydir, insanların inancını aşağılamak başka şeydir.

Camiler bizimdir.

Kur’an bizimdir.

İslam bizim inancımızdır.

Milletimizin asırlardır taşıdığı manevi değerlerle birkaç yapının yanlışını birbirine karıştırmak büyük haksızlık olur.

Üstelik böyle yapılırsa cemaatlerin yöneticilerine de çok kullanışlı bir savunma malzemesi verilmiş olur.

Yapılan mali soruşturmayı anlatmak yerine, “Dinimize saldırıyorlar” demeye başlarlar.

Hayır.

Kimsenin dinine saldırılmıyor.

Sorulan soru şudur:

Paranın kaynağı nedir, hukuk dışı yapılanma var mıdır, devlet içinde ayrı bir hiyerarşi kurulmuş mudur?

Bu soruların İslam’a karşı olmakla hiçbir ilgisi yoktur.

Tam tersine insanların temiz dini duygularının sömürülmesini önlemek de devletin görevidir.

Bir başka önemli mesele yurt dışındaki yapılanmalardır.

Bugün Türk kökenli birçok dini cemaat Avrupa’dan Amerika’ya, Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar faaliyet gösteriyor.

Burada özellikle Türk dünyasına dikkat çekmek istiyorum.

Kazakistan’dan Kırgızistan’a, Özbekistan’dan Azerbaycan’a kadar Türkiye’nin gönül bağlarının bulunduğu geniş bir coğrafyadan söz ediyoruz.

Türkiye elbette bu coğrafyada bulunmalıdır.

Dilimizle bulunmalıdır.

Kültürümüzle bulunmalıdır.

Tarihimizle bulunmalıdır.

Ve gerektiğinde din hizmetleriyle de bulunmalıdır.

Ancak kanaatimce Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk dünyasındaki dini faaliyetleri mümkün olduğunca şahısların, tarikatların ve cemaatlerin üzerinden değil, devletin resmî ve denetlenebilir kurumları üzerinden yürütülmelidir.

Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı önemli bir imkândır.

Devlet cami yapacaksa devlet yapsın.

Din görevlisi gönderecekse eğitimini, görevini ve sorumluluğunu bildiğimiz insanlar gitsin.

Kur’an öğretilecekse açık, şeffaf ve denetlenebilir kurumlarda öğretilsin.

Çünkü cemaat bugün vardır, yarın yönetimi değişir.

Başındaki insan bugün Türkiye’ye bağlıdır, yarın başka ilişkiler içerisine girebilir.

Finansmanı bugün Türkiye’den gelir, yarın hangi uluslararası çevrenin etkisine gireceğini bilemezsiniz.

Ama devlet kalıcıdır.

Türk dünyasında dini hizmetlerin devlet denetiminde yürütülmesinin bir başka faydası da budur: Türkiye’nin adıyla yapılan faaliyetin hesabını Türkiye Cumhuriyeti verebilir.

Tarikatların veya cemaatlerin yaptığı yanlışların faturası Türkiye’ye kesilmemelidir.

Şimdi Süleymancılar operasyonuna yeniden dönelim.

Benim için esas mesele operasyonun yapılmış olması kadar bundan sonra ne olacağıdır.

İktidar gerçekten hukuk dışına çıkan bütün cemaat ve tarikat yapılarına aynı mesafede mi duracak?

Yoksa kendisine mesafeli gördüğü yapıları zayıflatıp kendisine yakın gördüğü başka yapılara alan mı açacak?

Bunu zaman gösterecek.

Eğer Süleymancılara sorulan mali sorular yarın diğer cemaatlere de soruluyorsa hukuk işliyor demektir.

Ama birinin kasası açılırken diğerinin kasasına bakılmıyorsa orada durup düşünmek gerekir.

Birinin devlet içerisindeki bağlantıları araştırılırken diğerinin kadrolaşmasına göz yumuluyorsa bunun adı hukuk değildir.

Türkiye bir cemaatin yerine başka bir cemaat koyarak bu meseleyi çözemez.

Devletin cemaati olmaz.

Devletin tarikatı olmaz.

Devletin vatandaşları olur.

İnananı da inanmayanı da aynı devletin eşit vatandaşıdır.

Devlet caminin kapısını korur, vatandaşın ibadet özgürlüğünü korur, insanların dini inançlarına müdahaleyi engeller. Ama aynı devlet din adına para ve siyasi güç devşirilmesine, kamu kadrolarının paylaşılmasına ve devlet içerisinde başka hiyerarşiler kurulmasına da izin vermez.

Bence Türkiye’nin bulması gereken denge tam olarak budur.

Ne din düşmanlığı ne cemaat devleti.

İnanç özgürlüğü olacak.

Hukuk olacak.

Mali şeffaflık olacak.

Liyakat olacak.

Devletin üzerinde veya devletin yanında ikinci bir otorite olmayacak.

Süleymancılar operasyonunun Türkiye’ye sağlayabileceği en önemli fayda da bu tartışmayı başlatmasıdır.

Ama bunun gerçekten bir hukuk mücadelesi olup olmadığını tek bir operasyona bakarak anlayamayız.

Asıl ölçü bundan sonra diğer yapılara nasıl davranılacağıdır.

Eğer ölçü herkese aynıysa buna hukuk denir.

Ölçü isimlere ve siyasi yakınlıklara göre değişiyorsa orada başka bir hesap vardır.

Türkiye’nin ihtiyacı tarikatları birbirine kırdırmak veya birini diğerinin yerine koymak değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı; inancı özgür, devleti güçlü, hukuku herkese eşit ve dini hayatı istismara kapalı bir düzendir.

Mesele Süleymancılar değildir.

Mesele din hiç değildir.

Mesele, din adına denetimsiz güç sahibi olunup olunamayacağıdır.

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir